I died as a mineral and became a plant, I died as plant and rose to animal, I died as animal and I was Man. Why should I fear? When was I less by dying? Mevlana

Saturday, September 23, 2006

Kamplasma, Gosteri, Tabutta Rovesata


1. Istanbul’un son gunlerde Dubai Kuleleri, Karakoy’un islahi gibi projeler dolayisiyla tartisilan, guncel degisime mimari olarak ayak uydurmasi son yirmi yildir yasanan kuresel pazara dahil olmanin mimari alandaki uyum calismalari olarak gorulebilir. Daha genis bir perspektiften bakarak bunu guncel yasam tarzina yerel adaptasyonlar olarak nitelendirebiliriz.

2. Postmodern yasam/tuketim ideolojisinin getirdigi bicim Bauman’in da tartistigi uzere buyuk alisveris merkezlerinde gozlenebilir. Bu mekanlardaki hijyen, bireycilik, ortak alanin ozellesmesi gunumuz kulturel yasam tarzinin semptomlari arasindadir. Paralel olarak, kent yasaminin kamp mentalitesi uzerine insa edildigini savunan goruste guncel durumu yerinde tespit etmektedir. Kamp tartismalariyla, ortacagda sehri birbirinden ayiran kapilarin, guvenlik sistemleriyle korunan toplu konutlarda veya dogru sembolik kodlarda giyinmeyenlerin alinmadigi alisveris merkezlerinde yeniden kapandigini gorebiliyoruz...

3. Bu tur bir mimari yasamin veya adapte olunan kulturel iklimin bir diger belirgin ozelligi ise kamptakilerin birbirleriyle iliskilerindeki bireysellikte gorulebilir. Bauman bunu anlatirken karavan kampi benzetmesini kullaniyor; herkes kendi arabasinda, kamp icerisinde, disaridaki tehlikelerden ayri yasiyor. Ayrica, kampin icerisinde herkes birbiriyle cikarlari ortustugu oranda iliskiye giriyor. Eger kampta olanlar hosa gitmezse, birey arabasina atladigi gibi kontrati bozabiliyor. Dolayisiyla, kamusal alan diye bahsedilebilecek bir ortak iletisim paylasim alanini yok eden bir bireycilik bu kulturel bicimin kodlarini olusturuyor. Aynen msn’de away gozukmek ve secilenlerle istenilen miktarda iletisime girmek gibi..

4. Bireycilik, paylasim ve iletisim gibi kavramlari eski kaliplarina sigmiyor. Warhol’un bir gun herkes onbes dakikaligina meshur olacak kehanetini dogru cikarircasina, bireyi bir gosteri nesnesine donusmekte ve sonuc olarak birey en cok izlenen veya tiklanan olmayi yegane amac haline getirmektedir. Dolayisiyla, kendi ismini Google’dan girmek dogallasmakta ve populerlesmektedir.

5. Bahsedilen kulturel durum, Gelin-Kaynana yarismalarinda da gorulebilmektedir. Donusume ugrayan, mihenk tasi islevini yitiren kamusal alanin, kurallarinin (Beyoglu’na kravatsiz gidilmezdi...) degismesi insanlarin model alacagi ideal tipin asinmasi ve yarattigi travma bu programlarda kendi yasamlarini gosterisellestirip digerlerine model olarak sunan programlarda tatmin olmaktadir. Bu nedenle, kendini gosteri olarak ifsa eden yasamlar onbes dakikadan fazla prime-time olmanin zevkini yasamakta ve AB gorusmelerinden daha fazla rating almaktadirlar...

6. Guncel teror olaylarinda da; kendi bedenini, bir gosteri nesnesi haline getirebilecek sermayeye sahip olmayan ve olamayacak, kamusal alan kamplasinca kafasini sokacak delik bulamayan artan sayidaki Mahsun’lar, sembolik alanda yerlerini, son anlarinda almaktadirlar. Patlayan bedenler gosterinin devamidir... Tabutta Rovesata’da tarihi mekanlara/mirasa artik biletsiz giremeyen Mahsun’un rovesatasini, tavuskusunu yiyerek atmasi ve sadece bu yolla sembolik alanda varolabilmesi, mimarinin oldugu kadar kulturel alaninda neye donusuyor oldugunu ornekliyor...

Kentteki yeni kamplasma, Ata Turk’un olumu, Mahsun ve 11 Eylul olaylarini ayni baglamda okuma imkani taniyor...

Reklam Kokan Hareketler veya Affet Bizi Cordoba!


Norman Fairclough, Yeni İşçi Partisi ve Yeni Dili, isimli kitabında İngiliz İşçi Partisi’nin üçüncü yol ideolojisini, kullandığı dil ve yaptıkları arasındaki bağlantılarla ayrıntılı bir biçimde inceliyor. Fairclough, partinin katılımcı demokratik bir sistemin savunuculuğunu yapmakla beraber, ortaya koyduğu politikaların, kanun tasarılarının oldukça teknokratik/teknik bir dille yazıldığı ve dolayısıyla halkın katılımına geçit vermediğini iddia ediyor. Bununla birlikte, parti programında yeni dünya düzeni, neo-liberal küreselleşme gibi kavramların tartışılmaz ve değişmez gerçekler gibi ortaya konduğunu belirten yazar, parti ideolojisinin yekün olarak oldukça profesyonelce tasarlanmış, halkın katılımını amaçlamaktan çok, onların oylarının devamını sağlamayı hedef edinmiş imaja yönelik bir siyaset olarak değerlendiriyor. Dolayısıyla Fairclough, partinin söylemsel hedefleri ve yaptıkları arasında ki farklılığın ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyor,

Türkiye’ye dönücek olursak, dünyadaki hızlı değişime 1980’lerden beri ayak uydurmaya çalışan ülkemizde bugünlerde de değişimin hızının arttırıldığını en azından söylem düzeyinde hissetmekteyiz. Acaba bütün bu değişim Fairclough’un bahsettiği gibi dil oyunlarından mı ibaret? Geçtiğimiz hafta özellikle Radikal gazetesinden takip ettiğim iki olay çerçevesinde, Fairclough’un argümanının Türkiye ölçeğinde anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Bunlardan ilki, ligden düşmenin sadece bu seneliğine kaldırılması talebinin Meclis’te tartışmaya açılma çabası. Bu tutum kanımca, dikkatlerin verilen imaja yönelik olduğu gerçeklikten/manadan uzaklaşan siyasetin Türkiye versiyonuna bir örnek oluşturmakta. İlginç olan bu önerinin İngiltere’ Üçüncü Yol’un yaptıklarından farkı neredeyse herkesin absürdlüğünün farkında olması veya dil içerisinde yeterince saklanamamış, retoriğe boğulmamış olmasında yatmakta. Meclis gibi önem ve ciddiyet atfedilen bir kurumun böyle bir talebe ev sahipliği etmesi Fairclough’un bahsettiği siyasal iklime işaret ediyor. Daha popüler bir deyişle, reklam kokan hareketler bunlar!

Diğer vaka ise Galatasaray’dan yediği gol sonrasında komplo iddialarının önüne atılan Oscar Cordoba. Bir Beşiktaş taraftarının kendisine Beşiktaş mı hiç duymadım diyebilecek bir İngiliz’e birkaç yıl önce Londra’da Chelsea’yi 2-0 yenen siyah-beyaz takım diyebilme fırsatını tanıyan yegane oyunculardan biridir Cordoba. O maçta yaptığı kurtarışlar ve şampiyonluğa katkılarını, Galatasaray’dan yenilen bir talihsiz golle silmeye çalışanların yaptığı da reklam kokan hareketlerden daha anlamlı görünmemekte. Hesap soruculardan, Tümer Metin, İbrahim Altınsay’ın değindiği üzere dövmesinde Allah’tan başka kimseye hesap vermem yazmasına rağmen gol sonrasında söylemini zıttını yapabilmektedir. Kendi farklılığı/tekilliği için özgürlük isteyen fakat diğerininkini hiçe sayan bu bakış günümüzün, içi boş katılımcı demokrasi kavramından çokta uzakta bir olgu değil. Söylem düzeyi/imaj ve gerçeklik arasında ki uçurum, Baudrillard’ın son kitabında bahsettiği gibi oldukça uzlaşamaz ve anlamsız bir noktaya doğru gidiyor.

Bu bahsini etmeye çalıştığım ikilemi sadece iki olay üzerinden münferit olarak nitelendirilmemesi gerektiğini de düşünüyorum. YÖK-TUBITAK gerginliği, TJK’dan hediye edilen tayların, iktidara ilk geldiğinde Cem Uzan örneğinde sabitlendiği üzere yolsuzlukla mücadele edeceğini söyleyen bir partide, kriz yaratması vb.

Dünya, küreselleşme, postmodernleşme ve birçok başka isimle anabileceğimiz değişimler içinde ve Türkiye’de bu değişimlerde yerini almalı, fakat şunu da hatırlamak gerekir ki değişmiş olmak için değişmek, içi boş bir retorikle değişimin bütün olumsuz etkilerini kapamaya çalışmak çok daha nitelikli sorunlara yol açacaktır.

Dövüş Kulübü filminin finalinde, Tyler Durden veya Jack, çok çektirdiği kız arkadaşına üzgünüm hayatımın çok karışık bir dönemine rastladın diyerek Manhattan’daki binalara koyduğu bombaların patlamasını izlerken o şiddete, romantik bir yorum katar. Sanırım, bu kadar hakkı yenilen ve kalbi kırılan Cordoba’ya en azından bunca yıllığının emeğine karşılık borçlu olduğumuz özür böyle birşey olmalı.

Hadi Cordoba’nın gönlünü aldık, biz ne yapacağız?